Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya

Kemiksiz Dilin Açtığı Yaralar

Kelimelerin fiziksel bir hacmi yoktur; ne bir teraziye koyup tartabilirsiniz onları ne de bir cetvelle ölçebilirsiniz.

Kelimelerin fiziksel bir hacmi yoktur; ne bir teraziye koyup tartabilirsiniz

 

Kelimelerin fiziksel bir hacmi yoktur; ne bir teraziye koyup tartabilirsiniz onları ne de bir cetvelle ölçebilirsiniz. Ancak yeryüzünde insanı, kendi ağırlığından daha fazla ezen başka bir güç var mıdır, emin değilim. Eskilerin o meşhur, “Dilin kemiği yoktur ama kemik kırar” sözü, aslında sadece gündelik bir uyarı değil, yüzyılların birikiminden süzülüp gelen derin bir felsefi tespittir. Düşünmeden, sadece anlık bir duygu parlamasıyla dudaklardan dökülüveren tek bir cümlenin, bir insanın iç dünyasında yarattığı o onarılmaz yıkımı hangi ustalık tamir edebilir?

Bugün toplumsal bir zehirlenme yaşıyoruz ve bu zehrin taşıyıcısı maalesef kendi dillerimiz. İnsanlar arasında bir virüs gibi yayılan dedikodu, yargısız infazlar ve pervasız söylemler, iletişimsizliğin en gürültülü halini oluşturuyor. Birini dışlarken, ötekileştirirken elimizdeki en keskin silahımız yine dilimiz oluyor. İnsanın, içinde bulunduğu toplumsal dokuyu kendi diliyle böylesine tahrip etmesi, kelimelerin asıl varoluş amacına yapılmış en büyük ihanettir.

Ancak dilin yarattığı en büyük tahribat, şüphesiz yabancıların değil, en yakınlarımızın açtığı yaralardır. İnsan, dost bildiğine en mahrem acılarını, zayıflıklarını ve sırlarını emanet eder. Bu, kelimeler aracılığıyla yapılan sessiz bir teslimiyettir. Fakat gün gelir; o emanet edilen zayıflıklar, öfkenin veya kibrin esir aldığı bir tartışma anında, ustaca bilenmiş bir bıçak gibi kalbimize saplanır. Bizi en iyi tanıyanların, tam da kanayan yaramızın yerini ezbere bilenlerin, sırlarımızı birer mermi gibi kullanması yalnızca bir “dil sürçmesi” değildir. Bu, insan onurunun zedelenmesi ve ahde vefanın iflasıdır. Hallâc-ı Mansûr’un taşlanırken değil de dostunun attığı gül ile canının yanması gibi, güvendiğimiz insanların dilinden dökülen bizim kendi gerçeklerimiz, ruhumuzda kapanması en zor olan izleri bırakır.

Oysa susmak, sanıldığının aksine bir zayıflık veya bir eylemsizlik hali değildir. Aksine, iradenin en yüksek perdeden tezahürüdür. Sükût, içinde büyük bir bilgelik ve ihtişam barındırır. Konuşmadan evvel bir an durup düşünmek, kelimeleri akıl ve vicdan süzgecinden geçirmek, hele ki bir dostun mahremiyetini sonsuza dek korumak, insan olmanın en temel sorumluluğudur.

Sözün gümüş sayıldığı yerde sükûtun altın olması boşuna değildir. Bazen en derin hakikatler, sarf edilen cümlelerde değil, söylenmeyenlerin içinde gizlidir. Unutmayalım; ruhun yarasına tuz basan da o yaraya merhem olan da aynı dildir. Hangi işlevi seçeceğimiz ise tamamen bizim elimizdedir.

Reklamı Geç