. Çünkü insanlar artık sadece geçim derdi yaşamıyor, aynı zamanda önlerinde güven verecek bir yön, bir hedef, bir gelecek perspektifi de göremiyor. Uzun yıllardır iktidarda bulunan yönetim, bir dönem toplumun önemli kısmına umut, büyüme, istikrar ve yükseliş duygusu sunabilmişti. Özellikle ilk yıllarda ekonomik toparlanma, altyapı yatırımları, dış politikadaki görünürlük ve vesayet tartışmaları üzerinden ciddi bir toplumsal destek oluşmuştu. Ancak uzun süreli iktidarların hemen hepsinde görüldüğü gibi, zaman içerisinde sistem kendisini yenilemekte zorlanmaya başladı. Bugün gelinen noktada iktidarın en büyük problemi artık yalnızca muhalefet değil, yorgunluk, ekonomik daralma ve toplumsal beklentilere cevap üretme kapasitesindeki zayıflamadır. Çünkü toplumun geniş bir kısmı artık şunu sorguluyor, “Bundan sonra ne olacak?”. İktidar uzun yıllardır ülkeyi yönetiyor olmasına rağmen, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma, gençlerin gelecek kaygısı, barınma sorunu ve alım gücündeki düşüş gibi temel problemlere kalıcı çözümler üretmekte zorlanıyor. Daha önemlisi ise şu ki, toplum artık büyük vaatler duymuyor. Çünkü geçmişte anlatılan birçok hedefin önemli kısmı ya gerçekleşmedi ya da toplumun günlük hayatına beklenen ölçüde yansımadı. İnsanlardaki “gelecek vizyonu” duygusu, yerini daha çok mevcut düzeni koruma refleksine bırakmış durumda. Bu nedenle iktidarın siyasal dili de giderek değişiyor.Eskiden daha çok “yeni hedefler”, “büyük projeler”, “gelecek ideali” anlatılırken, bugün daha çok mevcut gücün korunmasına, siyasi alanın kontrol altında tutulmasına ve oluşabilecek risklerin engellenmesine dayalı bir yaklaşım öne çıkıyor. Çünkü uzun süre iktidarda kalan yapılar için bir noktadan sonra en büyük mesele artık yeni bir hikaye yazmak değil, mevcut dengeyi kaybetmemektir .Bu süreçte iktidarın elindeki en büyük avantaj ise devlet gücünü, kurumları, siyasi tecrübeyi ve organizasyon kapasitesini hala önemli ölçüde elinde tutuyor olmasıdır. Dolayısıyla ekonomik sıkıntılara rağmen siyasal gücünü koruyabilmek için gerekli refleksleri göstermeye devam ediyor. Toplumsal gündemi belirleme, siyasal alanı kontrol altında tutma, devlet imkânlarını etkin kullanma, güvenlik ve istikrar söylemini öne çıkarma, muhalefetin dağınıklığını avantaja çevirme, bütün bunlar, iktidarın hala güçlü kalabilmesini sağlayan temel unsurlar arasında yer alıyor .
Nitekim son dönemde yaşanan bazı gelişmeler, Türkiye’de siyasetin artık yalnızca seçim rekabeti üzerinden değil, hukuk, yargı süreçleri ve kurumsal müdahaleler üzerinden de şekillendiği yönündeki tartışmaları daha da büyütmektedir. CHP’de alınan mutlak butlan kararıyla eski yönetimin yeniden iş başına gelmesi, yeni yönetimin ise fiilen tasfiye edilmesi, birçok kesimde yalnızca parti içi bir mesele olarak değil, iktidarın siyasal dengeyi belirleme kapasitesi açısından da değerlendirilmektedir. Bu durum, muhalefetin kendi iç istikrarını dahi koruyamadığı yönündeki algıyı derinleştirirken, toplumdaki “siyasetin doğal akışıyla mı, yoksa güç dengeleriyle mi şekillendiği” sorusunu da yeniden gündeme taşımaktadır. Fakat bu tablonun dikkat çekici tarafı yalnızca iktidar değildir. Muhalefetin durumu da en az iktidar kadar tartışmalıdır. Çünkü ekonomik sıkıntının bu kadar ağır hissedildiği bir ortamda, normal şartlarda muhalefetin topluma çok güçlü bir alternatif sunabilmesi beklenirdi. Ancak toplumun önemli bir kısmı muhalefette de yeterli güveni, kararlılığı ve ortak vizyonu göremiyor. Muhalefet çoğu zaman kendi gündemini kuran değil, iktidarın attığı adımlara tepki veren bir pozisyonda kalıyor. Kendi siyasal yönünü belirleyen değil, iktidarın hamlelerine göre şekillenen bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu nedenle seçmenin önemli bir kısmı iki farklı duygu arasında sıkışmış durumda, bir tarafta ekonomik sıkıntılar nedeniyle mevcut yönetimden memnuniyetsizlik, diğer tarafta ise alternatif konusunda duyulan güvensizlik. Ortaya çıkan tablo tam da bu yüzden siyasi bir kilitlenme görüntüsü oluşturuyor. İktidar yıpranıyor ama tamamen çözülmüyor, muhalefet eleştiriyor ama yeterince büyüyemiyor. Toplum değişim istiyor ama değişimin nasıl ve kimle olacağı konusunda ikna olmuyor. İşte Türkiye’nin bugün yaşadığı temel siyasi tıkanıklık büyük ölçüde budur. Belki de bugün Türkiye siyasetinin en önemli problemi tam olarak budur. Çünkü toplum sadece eleştiri değil, güven verecek bir yön, bir kadro, bir ekonomik akıl ve yeniden ayağa kalkma umudu görmek istiyor. Siyasetin önümüzdeki dönemde en kritik meselesi de bu olacak gibi görünüyor. Kim daha çok konuşuyor değil; Kim topluma yeniden gerçekçi bir gelecek hissi verebiliyor ?
Yeni bir yüz mü ?
