İktisat literatüründe bu bir “kurnazlık” olarak görülse de aslında bu durum sadece raflarla sınırlı kalmadı. Enflasyon, sadece paranın değerini değil, insanın kendi değerini, vasıflarını ve geleceğe dair inancını da “gramaj bazında” küçültmeye başladı.
Çakallık, artık sadece piyasada değil; yaşamın her alanına sirayet etti. Üretici, maliyetten kurtulmak için üründen çaldığında biz bunu “hile” sayıyoruz. Peki, sosyal enflasyonun cenderesinde sıkışan gençliğin, gelecek kaygısıyla yeteneklerinden, ideallerinden ve donanımından çalmasına ne demeli?
Genç bir birey, sistemin yarattığı bu yüksek maliyetli yaşam baskısında ayakta kalmaya çalışırken, aslında kendi “insan kalitesinden” ödün veriyor. Bir zamanlar “nitelikli bir yaşam” hedefi olan zihinler, bugün sadece günü kurtarmanın, ay sonunu getirmenin ve hayatta kalmanın stresiyle doldu. Bu süreçte; entelektüel merak, derinlikli düşünme becerisi ve karakterin sağlamlığı, tıpkı o gramajı düşürülen paketler gibi azar azar eksiliyor.
Dahası, yaşadığımız çağın “gösteri toplumu” hastalığı, bu eksilmeyi daha da trajik hale getiriyor. Gençler, ellerindeki imkanlar eridikçe, gerçek bir yaşam sürmek yerine, gerçekten yaşamıyormuş gibi yapmaya (performans etmeye) zorlanıyor. Vitrini parlatmak için kendi içine yatırım yapmaktan vazgeçen, sahte bir ışıltının arkasına saklanan bir nesil…
Ancak gerçek hayat, o sahte vitrini her gün biraz daha törpülüyor. Gösteri yapacak, o “ışıltılı” hayatı satın alacak ya da sergileyecek gücü kalmadığında ise kaçınılmaz son geliyor: Derin bir depresyon, derin bir yabancılaşma ve nihayetinde bir “vasıfsızlaşma” sarmalı.
Bugün enflasyonla mücadele sadece rakamlarla, faizlerle veya dövizle kazanılacak bir savaş değildir. Asıl savaş, insanın kendi “içeriğinden” çalınmasına karşı verilen savaştır. Eğer gençliğin vasıfları, hayalleri ve karakteri; tıpkı bir paketin gramajı gibi sinsice düşürülmeye devam ederse, yarının toplumunda elde kalan tek şey; içi boşaltılmış, sahte bir ambalajdan ibaret olacaktır.
Ürünlerden çalınan gramajın hesabını sormak kolaydır. Peki, enflasyonun gençlerin potansiyelinden, hayallerinden ve özsaygısından çaldığı o devasa kaybın hesabını kim verecek?
Peki, bu vasıfsızlaşma sarmalından nasıl çıkacağız?
Çözüm, enflasyonun yarattığı bu “eksiltme” oyununa karşı, insanın kendi “kıymetini” yeniden artırmasında gizli. Üreticinin gramajı düşürdüğü bir dünyada, insanın yapacağı tek bir devrim vardır: Kendi niteliğine yatırım yapmak.
Sistemin bizi “içi boş ambalajlar” haline getirmeye çalıştığı bu dönemde; derinlemesine okumak, zanaata tutunmak, düşünsel disiplini korumak ve sahte gösteri toplumunun ışıltılı tuzaklarını reddederek “gerçek” olanın peşine düşmek, en büyük başkaldırıdır. Genç nesil, hayatın maliyeti arttıkça kendi değerinden ödün vermeyi değil; aksine, bu zorlu sınavın içinden daha nitelikli, daha dirençli ve daha donanımlı çıkmayı bir varoluş mücadelesi haline getirmelidir.
Devletin ve kurumların görevi enflasyonu düşürmek olabilir; ancak bireyin görevi, enflasyonun karşısında kendi karakterinin “gramajını” korumaktır. Unutulmamalıdır ki; ekonomik krizler geçicidir, ancak karakterin ve aklın erozyonu kalıcı bir tahribat bırakır.
Bizler, bu çarkın dişlileri arasında ezilen bir nesil değil; o çarkın hileli oyunlarını teşhir eden, kendi özgün değerini her şeye rağmen muhafaza eden ve yarını, sahte vitrinlerle değil; gerçek vasıflarla inşa edecek olanlar olmalıyız.
Gramajdan çalınabilir ama özden asla. İnsan kalitesini korumak, bu çağın en büyük vatanseverliğidir.
