Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya

Ateşi Harlamak: Stresi Zehir Değil, Yakıt Yapmak

Ateşi Harlamak: Stresi Zehir Değil, Yakıt Yapmak

Ateşi Harlamak: Stresi Zehir Değil, Yakıt Yapmak

Geçen gün sanayideyim. Sabahın daha kör karanlığı… Pres makinelerinin o bitmek bilmeyen, ritmik “güm… güm…” sesi beynimizin etini yiyor. Çırak elinde çayla koşturuyor, ustabaşının yüzünden düşen bin parça. Sipariş yetişecek mi, hammaddeye yine mi zam geldi derken içeride ortam gerim gerim patlayacak. O an bir kıvılcım çaksan, bütün atölye havaya uçacak gibi yoğun bir stres var havada.

Bir ara ustabaşına takıldı gözüm. Alnındaki teri bir hışımla sildi, o koca metal tabakayı elleriyle öyle bir kavradı ki; sanki bütün o ekonomik krizin, ödenmesi gereken senetlerin, hayatın adaletsizliğinin hıncını o sacdan çıkarıyordu. Makineye öyle bir senkronize oldu, işe öyle bir daldı ki o an anladım: O stresi alıp kendini yiyip bitiren bir zehir olmaktan çıkarmış, ocağına, makinenin dişlilerine yakıt yapmıştı.

İnsan doğası garip ve aslında binlerce yıldır hiç değişmedi. Evrimsel sürece bakarsak, atalarımız savanada çalıların arasında vahşi bir hayvan gördüğünde sistemleri nasıl o meşhur “savaş ya da kaç” tepkisini veriyorsa, bizim ustabaşının bedeni de o pres makinesinin başında aynı tepkiyi veriyordu. Böbreküstü bezleri aynı kortizolü pompalıyor, hayatta kalma güdüsü aynı şekilde işliyordu. Sadece dekor değişti. Eskiden peşimizde kaplan vardı, şimdi ay sonu faturaları ve bitmeyen beklentiler var.

Bugün bize lüks plazalardan, o çok satan kişisel gelişim kitaplarından sürekli aynı masalı anlatıyorlar: “Stresinizi yönetin, derin nefes alın, pozitif düşünün.” Sokağın, emeğin, yaşam mücadelesinin gerçeğinde o işler öyle olmuyor maalesef. Bu ekonomik şartlarda, bu toplumsal karmaşada stressiz yaşamak ancak nabzın atmamasıyla mümkün. Toplum olarak hepimiz görünmez bir cendere içindeyiz. Hep bir yere yetişme, birilerine kendini ispatlama, suyun üzerinde kalabilme kavgası…

Mesele bu stresi yok saymak, o düdüklü tencerenin buharını zorla içeride tutmak değil. Mesele, göğsümüze oturan o fili, bizi ezen bir ağırlık olmaktan çıkarıp motoru çalıştıran o ilk marş basma anına dönüştürebilmek. Bizi içten içe çürüten şey stresin kendisi değil; eyleme dökülemeyen, içimizde hapsolup kalan o devasa enerjidir.

Madem sistem bize “harekete geç” diyor, o zaman o gerilimi, tıpkı ustabaşının ocağa şekil verirken yaptığı gibi, önümüzdeki işe, savunduğumuz davaya, çözmemiz gereken soruna kuvvet olarak akıtmalıyız.

Çünkü bu hayatta ayakta kalanlar ateşten kaçıp saklananlar değil, o ateşin harıyla demiri dövmeyi öğrenenlerdir.

Peki bu ateşi bizi yakmaktan çıkarıp, nasıl motoru çalıştıran o ilk marşa, o yüksek oktanlı yakıta çevireceğiz? Oturup derin nefesler alarak, “evrene pozitif mesajlar yollayarak” değil elbette. Bunun çok daha gerçekçi, sokağa ve insan doğasına uygun adımları var:

  • Vücudun Çağrısını Yanlış Okumayın: O an kalbiniz çarpıyor, avuçlarınız terliyor, midenize kramplar giriyorsa, sisteminiz size “Eyvah, mahvolduk” demiyor. Tam tersine, “Sana ekstra enerji pompaladım, kalk ve bu sorunu çöz” diyor. Biyolojik olarak bir savaşa hazırlanıyorsunuz. Bu gerilimi bir panik hali olarak değil, size verilmiş bedava bir doping, bir odaklanma aracı olarak görün.
  • Hapsolan Enerjiyi Fiziksel Eyleme Dökün: Stres, doğası gereği eylem ister. Masanın başında, direksiyonda veya yatakta dönüp durarak o enerjiyi zihninizde yenemezsiniz. O an kitlendiniz mi? Kalkın, hareket edin, önünüzdeki en ufak, en basit fiziksel işi halledin. Enerjiyi kaslarınızdan öyle bir atın ki zihninizdeki o sis perdesi aralansın. O ustabaşının hınçla metale sarılması tesadüf değildi. O, bedenin “hareket et” emrine itaat ediyordu.
  • Stres Yakıtınızı Nereye Harcayacağınızı Seçin: Toplumsal olarak en büyük hastalığımız; her şeye aynı derecede strese girmemiz. Trafikte önümüze kırana da ülkenin ekonomisine de evladımızın geleceğine de aynı tepkiyi veriyoruz. Stres sınırlı ve yorucu bir yakıttır. O daralma anı geldiğinde kendinize şu acımasız soruyu sorun: “Bu mesele, benim bu kıymetli yakıtımı harcamama gerçekten değer mi?” Değmiyorsa, şalteri indirin ama değiyorsa, o ateşin harını sonuna kadar o işin, o davanın üstüne salın.

Sonuç olarak; sistemin bize dayattığı gibi pürüzsüz, dertsiz, stressiz bir hayat ancak masallarda var. Hayatta kalanlar ve iz bırakanlar ateşten kaçıp saklananlar değil; o ateşin harıyla demiri dövmeyi öğrenenlerdir.

 

Reklamı Geç