Hayatta bize sunulan hazır senaryoların dışına çıkmaya kalkıştığımızda, ilk başta birçok şey ters gitmeye başlar. Çünkü ne zaman dayatılan kuralları yıkmaya çalışsak, en çok da sevdiklerimizle karşı karşıya geliriz. Kendimiz olabilmek için önce en yakınımızdakilerle mücadele etmemiz gerekir. Kazanırsak kendimizi buluruz; kaybedersek, başkalarının yazdığı bir hayatı yaşamak zorunda kalırız. Ama her zaferin de bir bedeli vardır; bazen bu bedel, en sevdiklerimizi geride bırakmaktır.
Bukowski der ki: “Kalabalığa karışmak hiçbir yetenek gerektirmez. Ama yalnız ve dik durmak gerçekten çok şey gerektirir.”
Peki neden birilerinden vazgeçemiyoruz? Neden onlar tarafından vazgeçilebilir olmaktan bu kadar korkuyoruz? Çünkü hâlâ onlar için yaşıyoruz. Hayatımızın direklerini başkalarının ellerine bırakmışız. Ve sonra, onların da bizim için aynı fedakârlığı göstermesini bekliyoruz. Ama bu, çoğu zaman karşılıksız kalan samimiyetsiz bir beklentiden ibaret.
Gerçek şu: Yalnızlıktan korkuyoruz.
Bugün birçok genç, evlilik hayaline düğün masrafları, ekonomik zorluklar ya da sosyal baskılar nedeniyle mesafeli yaklaşır. Ancak iş ciddileştiğinde, bir anda adaptasyon başlar: salonlar tutulur, davetiyeler hazırlanır. Bu değişimin arkasında, yıllarca üzerimizde gölge gibi duran aile ve toplum baskısı vardır. Çünkü “ne olacak canım, iki saatlik şey” deyip geçerler. Oysa bu iki saatlik “şey”, bazen bütün hayatımızı etkileyebilir.
Peki ya biz ne yapıyoruz? Kendimiz gibi davranmaz, sırf başkaları üzülmesin diye onların yolundan gidersek, bizden geriye ne kalır? Eleştirmek kolay, ama çözüm üretmek zordur. Öyleyse en başta yapmamız gereken şey, iletişim kurmayı öğrenmek. Her şeyi bir gecede anlatmak, karşımızdakini çıkmaza sürükleyebilir. O yüzden insanı tanımak, sabırla işlemek gerek. Tıpkı bir halıyı ilmek ilmek dokur gibi.
“Uyum sağlamak” kolaydır ama kendinden vazgeçmek pahalıya patlar. Sürekli uyum politikaları geliştirmek yerine bazen yıkmalı, yeniden inşa etmeliyiz. Uçmayı öğrenmek için önce uçurumun kenarında yürümek gerek.
Bazen çevremizdeki insanlar da bir “masanın kenarına çarpma” acısını yaşamalı. Çünkü fedakârlıklar zamanla bir zorunluluğa dönüşebilir. İnsan kendiyle kalmayı öğrenmeden, bir başkasıyla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Aksi halde sadece “bağımlı” olur. Ailesinden sağlıklı bir sevgi görmemiş, özgürce gelişmesine izin verilmemiş bireyler, hayat boyu bu eksikliğin peşinden koşar. Sevgi, saygı, birey olma bilinci; tuvalet eğitimi kadar temel bir ihtiyaçtır.
Bu yazıyı okurken belki de ilk kez bazı şeylerin farkına varacaksınız. Ve bu farkındalık sizi başlangıçta mutsuz edebilir. Ama unutmayın, ayağınızı bir yerlere çarptığınızda duyduğunuz acı, yaşadığınızın kanıtıdır.Cesur yürek olmanıza gerek yok. Sadece kendiniz olun. Yeni tanıştığınız birine hayalini kurduğunuz kişiyi anlatmak yerine, artık o kişi olun. Hayatı, memleketi, aileyi hep birilerinin değiştirmesini beklemeyin. Bu hayatın başrolü sizsiniz. Ve bu rolü kimseye kaptırmayın.
Kendinize saygı duyun ki, başkaları da nerede durması gerektiğini bilsin.


