İnsan haklı olmayı sever.
Haklılık, insana düzen hissi verir. Dünya karmaşıktır ama en azından kendi doğrularımız nettir. O netlik güven verir. Gurur verir. Ayakta durduğunu hissettirir. Fakat şu soruyu pek sormayız:
Haklı olduğumuzda gerçekten ne kazanırız?
Haklılık çoğu zaman bir kırılmanın ardından gelir. Bir hayal kırıklığı yaşanır, bir söz tutulmaz, bir haksızlık yapılır. Sonra gerçek ortaya çıkar ve biz haklı çıkarız. Ama o haklılık, çoğu zaman bir ilişkinin enkazı üzerinde yükselir. Evet, haklıyızdır ama artık eski yakınlık yoktur.
Mutluluk ise bambaşka bir şeydir. Mutluluk haklı çıkmakla değil, bağ kurabilmekle ilgilidir.
Haklılık egoyu besler; mutluluk ise ilişkiyi.
Modern insan sürekli kendini savunma hâlinde. Sürekli bir şeyleri kanıtlama ihtiyacı içinde. Çünkü zayıf görünmek istemiyor. Geri adım atmak istemiyor. “Haklıydım” demek, içsel bir zafer gibi geliyor. Oysa bazen o zafer, görünmeyen bir kayıptır.
Nietzsche’nin uyardığı gibi, insan kendi doğrularını mutlaklaştırdığında tehlikeli bir noktaya gelir. Çünkü o andan sonra karşısındaki insan bir muhatap değil, bir hata hâline dönüşür. Sürekli haklı olan biri, farkında olmadan sürekli yargılayan biri olur.
Peki mutluluk nerede?
Mutluluk bazen şurada gizlidir: Haklı olduğun hâlde yumuşayabilmekte. Doğru bildiğini dayatmamakta. Karşındakinin hatasını yüzüne vurmak yerine, ilişkiyi korumayı seçmekte. Bu bir zayıflık değildir. Bu, egonun yerine huzuru koyabilmektir.
Ancak şunu da inkâr edemeyiz:
Sürekli haksızlığa uğrayan birinin “mutlu olmayı seçmesi” kolay değildir. O yüzden mesele, haklılığı tamamen terk etmek değil; haklılığı bir silaha dönüştürmemektir.
Haklı olmak, insanın kendine saygısıdır.
Mutlu olmak ise başkasıyla kurduğu bağdır.
Birini seçmek zorunda değiliz ama birini büyüttüğümüzde, diğeri küçülür. Eğer her tartışmayı kazanmaya odaklanırsak, ilişkileri kaybederiz. Eğer her seferinde susarsak, kendimizi kaybederiz Denge tam burada:
Haklılığımızı korurken insanlığımızı kaybetmemek.
Şimdi dürüstçe soralım: Son tartışmanda gerçekten neyi savundun? Doğruyu mu? Yoksa egonu mu? Haklı çıkınca gerçekten mutlu oldun mu? Yoksa sadece içindeki öfkeyi susturmuş mu oldun?
Epiktetos der ki:
“Bizi rahatsız eden şeyler değil, onlar hakkındaki düşüncelerimizdir.”
Belki de haklılık dediğimiz şey, çoğu zaman olaylardan değil; olaylara yüklediğimiz anlamdan doğuyor. Karşımızdakinin sözünden değil, o sözü kişisel bir saldırı olarak yorumlamamızdan. Beklentimizden, kırılganlığımızdan, kontrol etmek istediğimiz bir dünyadan…
Stoacı akıl şunu fısıldar:
Kontrol edemediğin şey için savaşma.
Kontrol edebildiğin tek şey, kendi tutumundur.
Haklı olmak dış dünyayla ilgilidir.
Mutlu olmak ise iç disiplinle.
Eğer mutluluğu, başkalarının bizi anlamasına bağlarsak; ömrümüz haklı çıkma çabasıyla geçer.
Ancak huzuru kendi tavrımıza bağlarsak; kimsenin yanlışına bağımlı kalmayız.
Şimdi şu üç soruyu iyice düşünmenizi istiyorum sevgili okurlar;
Haklı kalırken kalbin sertleştiyse, gerçekten kazandın mı?
Kontrol edemediğin insanları düzeltmeye çalışırken, kendini kaybettiğini fark ettin mi?
Haklılığın seni büyüttü mü, yoksa sadece yalnız mı bıraktı?
Çünkü bu hafta cevap sizin kendi içinizde…
