Toplumların karakteri, yalnızca kurdukları kurumlarla değil; o kurumların hangi değerler üzerine inşa edildiğiyle belirlenir. Anadolu’nun köklü geçmişine baktığımızda, bir zamanlar üretimin, ticaretin ve insan ilişkilerinin merkezinde güçlü bir ahlak anlayışının yer aldığını görürüz. Bu anlayışın en somut örneklerinden biri, 13. yüzyılda Ahi Evran tarafından temelleri atılan Ahilik teşkilatıdır.
Ahilik, yalnızca bir esnaf örgütü değil; aynı zamanda insan yetiştiren bir sistemdi. Bu sistemde meslek ile ahlak birbirinden ayrı düşünülemezdi. Bir insanın iyi bir usta olabilmesi için önce iyi bir insan olması gerektiğine inanılırdı. Çünkü doğrulukla yapılmayan işin bereket getirmeyeceği kabul edilirdi.
Ahiliğin temelinde ki anlayış; cömertlik, yiğitlik ve fedakarlık gibi erdemleri merkeze alır. Bir Ahi, kendi çıkarını değil; toplumun ve müşterinin hakkını gözetmekle yükümlüdür. Bu anlayış, günlük hayatta somut kurallarla desteklenirdi. “Açık” ve “kapalı” kapılar öğretisi bunun en güzel örneklerinden biridir: Elin, kapının ve sofranın açık olması; yani cömertlik, misafirperverlik ve paylaşım esastır. Buna karşılık harama uzanan elin, yalan söyleyen dilin ve iffeti zedeleyen davranışların kapalı tutulması gerekir.
Ahilikte karakter eğitimi, yedi temel ilke üzerinden şekillenir: cömertlik, yumuşak huyluluk, kanaatkârlık, nefsine hâkim olma, bilgi sahibi olma, doğruluk ve vefa. Bu ilkeler, bireyin yalnızca iş hayatını değil; tüm yaşamını düzenleyen bir rehber niteliğindedir.
Bu sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri ise ahlakın sadece öğretilen bir değer değil, aynı zamanda denetlenen bir sorumluluk olmasıdır. Çarşıda hile yapan bir esnafın “pabucunun dama atılması”, yalnızca bir ceza değil; toplumsal güveni koruyan güçlü bir yaptırımdı. Usta-çırak ilişkisi içinde yetişen bireyler, meslek öğrenirken aynı zamanda kul hakkı, dürüstlük ve vicdan gibi kavramları da içselleştirirdi.
Ahilik, ekonomik düzeni de ahlaki ilkeler üzerine kurmuştu. Kalitesiz mal üretimi yasaktı, fiyatlar belirlenirken hem üretici hem tüketici korunurdu. Yardımlaşma esastı; zengin ile fakir arasındaki denge gözetilirdi. Kısacası Ahilik, sadece bir meslek sistemi değil, bir yaşam biçimiydi.
Bugüne geldiğimizde ise eğitim denildiğinde akla ilk olarak Milli Eğitim sistemi geliyor. Ancak burada sormamız gereken kritik bir soru var: Bilgi aktarımı ile insan yetiştirme aynı şey midir?
Ne yazık ki günümüzde bireysel ahlakın zayıflaması, toplumsal yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Görevini kötüye kullananların sıradanlaşması, çıkar uğruna değerlerin göz ardı edilmesi ve “ayıp” kavramının anlamını yitirmesi bunun en açık göstergeleridir. Artık sorun yalnızca eğitimsizlik değil; değer eksikliğidir.
Oysa her insan dünyaya temiz, masum ve asil bir potansiyelle gelir. Bu potansiyelin nasıl şekilleneceği ise büyük ölçüde ilk yirmi yılda aldığı eğitimle, daha da önemlisi aile terbiyesiyle belirlenir. Aile, bireyin ilk okuludur. Saygı, dürüstlük, edep ve sorumluluk gibi değerler önce evde öğrenilir, sonra okulda pekiştirilir.
Bugün yaşadığımız sorunların önemli bir kısmı, eğitim ile terbiyenin birbirinden koparılmasından kaynaklanmaktadır. Okullar bilgi verirken; aileler değer kazandırmakta zorlanmakta, toplum ise bu iki alan arasındaki boşluğu dolduramamaktadır.
Sonuç olarak mesele, Ahilik sistemine geri dönmek değil; o sistemin ruhunu yeniden anlamaktır. Çünkü güçlü toplumlar, yalnızca bilgili bireylerden değil; aynı zamanda ahlaklı insanlardan oluşur. Eğitim, sadece aklı değil; vicdanı da geliştirdiği sürece anlam kazanır.
Belki de asıl sorumuz şudur:
Biz gerçekten eğitiyor muyuz, yoksa sadece öğretiyor muyuz?
Dr.Hamdi KURŞUN



YORUMLAR