“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmez.”
— Sigmund Freud
Bir havuz düşünün. İçinde ışıl ışıl parıldayan suyla dolu. Bir damla pislik, bütün berraklığı bozmaya yeter mi? Evet, yeter.
Peki, bir bataklığa damlatılan bir damla temiz su, orayı arındırabilir mi? Hayır, arındıramaz.
İnsanın zihni de böyledir. Berrak olsa da, küçücük bir kötülük onu karartabilir. Hele ki kurdun dişine bir kez kan değmeye görsün… İnsan olmak önemlidir, ama asıl mesele insan kalabilmektir.
Bugünün dünyasında bireyler çoğu zaman kendi çıkarları uğruna eğitilmiş, türetilmiş ve tüketilmiştir. Böyle bir çağda, her şeye rağmen insan kalmaya çalışmak en büyük mücadeledir. Çünkü unutma: bireyler kötüdür, insanlar iyidir. Ama unutmayalım ki insan kalabilenlerin içinde bile her zaman bir karanlık yan saklıdır.
Çocuklar insandır; saf, tertemiz. Yetişkinlerden yalnızca bir kısmı insan kalmayı başarabilir. İşte o yüzden en büyük mesele, kirlenmeden kalabilmektir.
İnsanın en güzel yanı düşünebilmesidir. En kötü yanı ise düşünememesi… Hatta düşünemediğinin bile farkında olmamasıdır. İşte bu yüzden düşünemeyen insan, bir makineden farksızdır. Peki insan nedir? Freud’un dediği gibi çoğu zaman bilinçaltının esiri olan bir canlı mı? Yoksa Jung’un söylediği gibi, asıl yönünü o bilinçaltındaki derinliklerden alan bir varlık mı?
İnsan, ödül beklemeden ya da cezadan korkmadan, kendi doğruları ve yanlışlarıyla hareket edebilen kişidir. Doğanın yarattığı ve belki de sonra pişman olduğu bir mucizedir.
Bugün güvenilecek insan sayısı azalıyor. Ama belki de bu yüzden değerliler. Ekonomiden hatırlayın: Arz çoksa değer düşer; azsa değer artar. Güvenilecek insan azaldıkça, onlara duyduğumuz ihtiyaç ve değer de artıyor. Çünkü insan, insana muhtaçtır.
Ekmek gibi.
Su gibi.
