Bir toplumun insanlarını yönetmenin en kolay yolu, onların bedenlerini değil, düşünme biçimlerini yönetmektir. İnsanı özgürleştiren şey yalnızca eğitim değildir. Asıl özgürlük, soru sorabilmek, şüphe edebilmek, itiraz edebilmek ve gerektiğinde kendisine öğretilen doğruları yeniden değerlendirebilmektir. Tam da bu nedenle bazı tarikat ve cemaat yapılanmalarının toplumsal etkisini yalnızca “dini inanç” üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Burada asıl tartışılması gereken mesele otorite ve itaattir.
İnsanlar neden bir tarikata bağlanır ? “Tarikata gidenlerin eğitim seviyesi düşüktür, akılları yetmez” demek hem haksız hem de bilimsel açıdan yetersiz bir açıklamadır. Çünkü yüksek eğitimli, ekonomik olarak güçlü, meslek sahibi insanların da çeşitli kapalı veya hiyerarşik yapılara bağlanabildiğini biliyoruz. İnsanı bir gruba bağlayan yalnızca bilgi eksikliği değildir. Bazen yalnızlıktır, bazen hayatın anlamını bulma arayışıdır, bazen korunma ve ait olma ihtiyacıdır, bazen ekonomik veya sosyal güvencedir, bazen de hayatın karmaşası karşısında hazır cevaplara duyulan ihtiyaçtır. Ayrıca şehirleşmenin beraberinde getirdiği yalnızlık, yabancılaşma, anlam sorunu, korunup kollanma ve aidiyet ihtiyacının insanların dini gruplara yönelmesinde etkili olabilir. Dolayısıyla mesele “akıllı insan–akılsız insan” değil, mesele, insanın kendi aklını kullanma hakkını başka bir otoriteye devredip devretmemesidir.
Sorgulama bittiğinde itaat başlar. Her dini topluluk veya her tarikat aynı değildir. İnanç sahibi olmak da başlı başına bir problem değildir. Problem, liderin sorgulanamaz hale gelmesiyle başlar. Bir insanın söylediği söz “Bu doğru mu?” diye değerlendirilmiyorsa, “Şeyh böyle söyledi ,efendi böyle buyurdu, büyüklerimiz böyle uygun gördü, bunun hikmetini biz bilemeyiz.” noktasına geliniyorsa, artık ortada yalnızca inanç yoktur. Orada bir otorite ilişkisi oluşmuştur. İşte tehlikeli eşik burasıdır. Çünkü insanın kendi aklı yerine başka bir insanın aklını koyduğu yerde özgür irade zayıflamaya başlar.
Tarikat yapılanmalarında liderin yalnızca “önder” olması çoğu zaman yeterli değildir. Lidere zamanla olağanüstü özellikler atfedilebilir. Kerametler, rüyalar, seçilmişlik, özel bilgiler, manevi üstünlük…Böylece sıradan bir insan ile müridi arasındaki ilişki, sıradan bir öğretmen–öğrenci veya danışman–danışan ilişkisinden çıkar. Lider, hakikatin temsilcisi haline gelir. Dini gruplarda liderin karizması, menkıbe, keramet, rüya, soy veya çeşitli dini argümanlarla meşrulaştırılabilmektedir. Bu noktadan sonra lideri eleştirmek, yalnızca bir insanı eleştirmek olmaktan çıkar. İnanca karşı çıkmakla eşdeğer hale getirilebilir. İşte asıl güç burada ortaya çıkar.
Bu durumlarda kontrol nasıl sağlanır? Kontrol her zaman zor kullanılarak sağlanmaz. Bazen insanlara ne yapacaklarını söylemeye bile gerek kalmaz. Onlara neyin doğru, neyin yanlış olduğunu önceden öğretmek yeterlidir. İyi insan nedir? Kime güvenilir? Kimlerle arkadaş olunabilir? Hangi kitaplar okunabilir? Hangi fikirler tehlikelidir? Kim din düşmanıdır? Kim “bizdendir”? Çocuk nasıl yetiştirilmelidir? Kadın nasıl davranmalıdır? Devlet nasıl değerlendirilmelidir? Siyaset nasıl yapılmalıdır? Bütün bu soruların cevapları tek bir merkezden verilmeye başlandığında, birey görünüşte özgürdür. Fakat düşünce dünyasının sınırları çoktan çizilmiştir. Bu nedenle modern toplumlarda asıl mesele “beyin yıkama” gibi basit kavramlarla açıklanmamalıdır. Sosyal bilimlerde daha çok sosyalleşme, bağımlılık, grup baskısı, uyum, otorite ve özerklik kavramları üzerinden tartışılmaktadır. Araştırmalar, bazı kapalı dini gruplarda davranışsal, duygusal, bilişsel ve sosyal beklentilere uyumun liderlik tarafından güçlü biçimde teşvik edildiğini göstermektedir. Burada eğitimin önemi ortaya çıkar. Fakat eğitim yalnızca diploma sahibi olmak değildir. Bir insan üniversite bitirmiş olabilir ama otorite karşısında soru sormayı öğrenmemiş olabilir. Doktora yapmış olabilir ama kendisine söylenen her şeyi sorgulamadan kabul edebilir. Çok kitap okumuş olabilir ama yalnızca kendi grubunun kitaplarını okuyorsa zihinsel dünyası yine daralabilir. Gerçek eğitim insana yalnızca bilgi vermez. İnsana “Bilmiyorum” diyebilme cesareti verir. “Yanılmış olabilirim” diyebilme olgunluğu verir. “Senin söylediğine katılmıyorum” diyebilme özgürlüğü verir. Ve en önemlisi, Kendi aklıyla düşünme alışkanlığı kazandırır.
Tarikatın değil, sorgulanamaz otoritenin karşısında olmak gerekir. Bu nedenle mesele tarikat mensuplarına düşmanlık etmek değildir. İnsanların inançlarına saygı göstermek demokratik toplumun gereğidir. Ancak hiçbir inanç sistemi, hiçbir cemaat, hiçbir tarikat ve hiçbir lider hukukun üzerinde değildir. Hiçbir lider çocukların eğitiminden, insanların ekonomik hayatından, aile ilişkilerinden, meslek seçimlerinden ve siyasal tercihlerinden sınırsız biçimde söz sahibi olamaz. Bir insanın inancı kendisine ait olduğu sürece özgürlüktür. Fakat inanç, başkasının iradesini yönetme aracına dönüştüğü anda mesele değişir. Asıl mücadele insanlarla değil, zihinsel bağımlılıkla olmalıdır. Bugün yapılması gereken insanları “tarikatçı”, “cahil”, “akılsız” diye aşağılamak değildir. Çünkü aşağılanan insan, çoğu zaman kendisini aşağılayan kişiye değil, kendisine değer verdiğini söyleyen gruba daha fazla yaklaşır. Yapılması gereken çok daha zor ama çok daha kalıcı bir şeydir. İnsana kendi aklına güvenmeyi öğretmek. Çocuğa soru sormayı öğretmek. Gencin farklı fikirleri okuyabilmesini sağlamak. Kadının kendi kararını verebilmesini sağlamak. Erkeğin de otorite karşısında boyun eğmek zorunda olmadığını anlatmak. Ve toplumun tamamına şu basit cümleyi hatırlatmak gerekir “Hiçbir insan yanılmaz değildir”. Şeyh de yanılabilir, hoca da yanılabilir, profesör de yanılabilir, siyasetçi de yanılabilir, devlet adamı da yanılabilir.
Ve insanın en temel özgürlüğü, gerektiğinde bütün bu otoritelerin karşısında, “Neden? Diye sorabilmesidir. Çünkü özgür düşüncenin ilk kelimesi çoğu zaman “evet” değil, “Neden?” dir.
